Psikoloji Kuramları ve Teorileri
Dunning-Kruger Sendromu
Dunning-Kruger etkisi (yaygın adıyla sendromu), bir konuda az bilgiye veya düşük yetkinliğe sahip bireylerin, kendi becerilerini olduğundan çok daha yüksek görme eğiliminde olduklarını tanımlayan bir bilişsel önyargıdır. 1999 yılında sosyal psikologlar Justin Kruger ve David Dunning tarafından tanımlanmıştır.
Bu durum halk arasında genellikle "cahil cesareti" olarak adlandırılır.
Temel Özellikleri ve Belirtileri
* Yetkinlik Yanılsaması: Kişi, aslında yeterli olmadığı bir alanda kendisini bir "uzman" gibi görebilir.
* Üstbiliş (Metacognition) Eksikliği: Kişi, kendi bilgi düzeyini nesnel olarak değerlendirme yeteneğinden yoksundur. Yani, neyi bilmediğini bilecek kadar bilgi sahibi değildir.
* Hataları Fark Edememe: Kendi yaptığı yanlışları veya eksiklikleri göremez; başkalarından gelen yapıcı eleştirilere kapalıdır.
* Diğerlerinin Yetkinliğini Hafife Alma: Gerçekten bilgili olan insanların becerilerini küçümseme veya onları anlamama eğilimi gösterir.
Uzmanların Durumu: Imposter Etkisi
Dunning-Kruger etkisinin bir de "madalyonun öteki yüzü" vardır. Bir konuda gerçekten uzmanlaşmış ve yüksek yetkinliğe sahip kişiler, genellikle:
* Kendi becerilerini hafife alma eğilimindedirler.
* "Benim için bu kadar kolaysa, herkes için kolaydır" diye düşünerek diğerlerinin de kendileri kadar bilgili olduğunu varsayarlar.
Dunning-Kruger Eğrisinin Aşamaları
Bu etki genellikle şu grafiksel süreçle açıklanır:
* Aptal Dağı (Peak of Inflated Expectations): Çok az bilgiyle gelen aşırı özgüven noktasıdır. Kişi "Bu iş çok kolay, her şeyi biliyorum" der.
* Umutsuzluk Vadisi (Valley of Despair): Bilgi arttıkça, konunun ne kadar derin ve zor olduğu fark edilir. Özgüven hızla düşer: "Aslında hiçbir şey bilmiyormuşum."
* Aydınlanma Yolu (Slope of Enlightenment): Sürekli çalışma ve deneyimle gerçek yetkinlik kazanılmaya başlanır.
* Sürdürülebilirlik Platosu (Plateau of Sustainability): Kişi artık uzmandır ve neyi bilip neyi bilmediğinin farkındadır.
Neden Olur?
Bunun temel nedeni, bir alanda başarılı olmak için gereken becerilerin, aynı zamanda o alandaki başarısızlığı fark etmek için gereken becerilerle aynı olmasıdır. Eğer bir konuda temel kuralları bilmiyorsanız, o kuralları ihlal ettiğinizi de fark edemezsiniz.
Televizyon izlerken birilerine bakıp da "Ya bu adam bu sığlıkla nasıl buralara kadar gelebilmiş" diye düşündüğünüz oldu mu hiç?
Ya da işyerinizde sizinle aynı ya da daha üst aşamada bir görevde olan bazıları, sizde büyük bir şaşkınlık uyandırdı mı?; onlara bakıp "Bu cahillik, kendini bilmezlik nasıl fark edilmez?" diye iç geçirdiniz mi?
Justin Kruger ve David Dunning adlı iki ABD'li bu hissi çok yaşamış olacak ki, iki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı:
"Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır." Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:
Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.
Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin "kendilerine güvenleri" müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.
Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise "en alçakgönüllü" deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı:
"İşinde çok iyi olduğuna" yürekten inanan 'yetersiz' kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!> Ancak bu 'cahillik ve haddini bilmeme' karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.
'Eksiler' kariyer açısından 'artıya' dönüşür.
Sonuçta, 'kifayetsiz muhterisler' her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler...
Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında 'fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler...Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da 'ihtiras eksikliği' ile suçlanırlar..."
Ne olur fazla mütevazi olmayın!...
"Siz de çevrenize şöyle bir bakın" diyeceğim ama eminim bu satırları
okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti...
Bence Dunning ile Kruger'in, bu çalışmalarıyla 2000'de, Nobel yerine
Harvard Üniversitesi'nin Ig Nobel'ini alma nedeni "cahiL olmamalarıydı".
Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel'in bir
sözüyle bitiriyorum: "Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır."
Dunning-Kruger etkisinden tamamen muaf olmak zordur çünkü bu, insan beyninin bilgi işleme şekliyle ilgilidir. Ancak bu yanılsamaya düşmemek ve "Aptal Dağı"nda mahsur kalmamak için kullanabileceğiniz bazı stratejiler şunlardır:
1. "Neyi Bilmediğinizi" Sorgulayın
Bir konu hakkında bir miktar bilgi edindiğinizde kendinize şu soruyu sorun: "Bu konunun kapsamı ne kadar ve ben şu an hangi kısmındayım?" Genelde bir konunun sadece %5'ini öğrendiğimizde, o konunun tamamının bu kadar olduğunu sanırız. Konunun derinliğini araştırmak, aslında ne kadar az şey bildiğinizi görmenizi sağlar.
2. Geri Bildirim Almaya Açık Olun
Kendi performansımızı değerlendirirken tarafsız olamayız. Güvendiğiniz, o konuda sizden daha deneyimli kişilere şu soruları yöneltin:
* "Gözden kaçırdığım bir nokta var mı?"
* "Bu konuda yaptığım analizi nasıl buluyorsun?"
* "Hangi alanlarda kendimi geliştirmeliyim?"
Eleştiriyi bir saldırı olarak değil, bir veri seti olarak kabul edin.
3. "Şeytanın Avukatlığını" Yapın
Kendi inançlarınızı ve doğrularınızı çürütmeye çalışın. Bir konuda haklı olduğunuzdan emin olduğunuzda, neden haksız olabileceğinize dair kanıtlar arayın. Bu yöntem, bilişsel körlüğü kırarak daha geniş bir perspektiften bakmanızı sağlar.
4. Öğrenmeyi Hiç Bırakmayın
Dunning-Kruger etkisinden kurtulmanın en etkili yolu, o konuda daha fazla öğrenmektir. Bilginiz arttıkça, konunun karmaşıklığını daha iyi anlarsınız ve doğal olarak özgüveniniz daha gerçekçi bir seviyeye (Umutsuzluk Vadisi'ne geçiş yaparak) iner.
5. Entelektüel Alçakgönüllülük (Intellectual Humility)
"Bilmiyorum" demenin bir zayıfık değil, bir erdem olduğunu kabul edin. Her şeyi bilmenizin imkansız olduğunu ve her zaman öğrenecek bir şeyler olduğunu hatırlamak, sizi aşırı özgüven tuzağından korur.
Özetle Kontrol Listesi
Bir konuda uzman olduğunuzu hissettiğinizde şu üç adımı uygulayın:
* Dur ve Düşün: Sadece temel bilgileri mi biliyorum yoksa detaylara hakim miyim?
* Kıyasla: Bu konudaki gerçek otoriteler ne diyor? Onlarla aynı fikirde miyim?
* Sına: Bilgini, seni zorlayacak bir ortamda veya gerçek bir problem üzerinde test et.
DUYGUSAL ZEKA❓
Nasılsın? sorusuna verilen en yaygın cevap »iyiyim» olsa gerek.
❓Nasıl hissediyorsun? sorusunun cevabı ise genellikle «iyi» veya «kötü» olarak çeşitleniyor.
❓Biraz daha derinleştirelim sorumuzu: «Şu anki duygu durumun ne ?»
İşte şimdi tanıdığımız duyguları tarama vakti gelmiştir belki de :)
❓Tahmini kaç çeşit duygu vardır sizce? Sevinç, üzüntü, öfke, korku tamam cepte ama daha ne kadar olabilir?
Bu sorunun cevabını The Gottman Institüte’den Dr.Gloria Willcox; 78 olarak vermiş. Tanımladığı bütün duyguları ve ilişkili olduğu duygu durumlarını; Duygu Çarkı’nda anlatmış.
Çarkı birlikte inceleyelim şimdi.
📌Duygu Çarkı'nın merkezinde 6 çeşit duyguya yer verilmiş; öfkeli, korkmuş, neşeli, güçlü, huzurlu, üzgün.
Merkezden çevreye doğru yine aynı rengin tonlarını takip ettiğimizde ise; bağlantılı diğer duygu durumlarını görebiliyoruz.
Merkezdeki duygu dilimlerinin tam karşı dilimine baktığımızda ise karşıt duygular dikkatimizi çekiyor. Neşeli-Üzgün, Korkmuş-Huzurlu…gibi. Bu da hangi zorlu duygu durumundayken aslında neye ihtiyacımız olduğunu görmek için bir işaret…
📌Her ne kadar duygu durumumuzu iyi ya da kötü olarak ifade etme eğilimi göstersek de duyguları iyi ya da kötü duygular olarak ayırmaktan uzak durmaya çalışalım. Evet başetmesi zor olan duygularımız olabilir zaman zaman; ama bu durum o duyguları kötü yapmaz.
Hissettiğimiz her duygu bize yine bizden bir şeyler anlatır. Onları dinleyelim anlamaya çalışalım. Bir misafir gibi ağırlayalım ve vakti geldiğinde uğurlayalım.
Görmezden, duymazdan gelmek, yok saymak mı? Asla!
Sigmund Freud’un da dediği gibi;�" İfade edilmemiş duygular asla ölmez; sadece diri diri gömülür ve sonradan daha korkunç şekillerde tezahür ederler.
Duygusal öz disiplin için; olumsuz olanları düzeltebilmeniz ve olumlu olanları geliştirebilmeniz önemlidir.
Duygusal öz düzenlemenin ana yollarını ele alalım:
Duygularınızın farkındalığı. Kendi duygularınızı fark etmeyi ve ayırt etmeyi öğrenmek önemlidir. Tam olarak ne yaşadığımızı anlamazsak yeterli bir yanıt seçemeyiz.
Deneyimlerin sözleştirilmesi. Duyguları kelimelerle anlatmak onları daha iyi anlamanıza ve kabul etmenize yardımcı olur. Günlük tutmak bile faydalı olabilir.
Dikkatin odağını değiştirmek. Başka düşüncelere ve etkinliklere geçmek, dikkatinizi aşırı acı veren duygulardan uzaklaştırmanıza olanak tanır.
Gevşeme teknikleri. Bedeni rahatlatmak çoğu zaman olumsuz duyguların “bırakılmasına” ve zihinsel dengenin sağlanmasına yol açar.
Yaratıcı etkinlik. En sevdiğiniz müzik, çizim, dans, duygularınızı sosyal olarak kabul edilebilir bir biçimde ifade etmenin harika bir yoludur.
Bu yöntemleri kullanarak duygusal durumunuzu kontrol etmeyi öğrenebilirsiniz. Bu da daha sakin ve mutlu olmanıza yardımcı olacaktır.
Duygular, iç ve dış uyaranların etkisi altında beyinde ortaya çıkar. Hayatta kalmak, karar vermek ve sosyal etkileşim için bunlara ihtiyacımız var.
Bilişsel Davranışçı TerapiBilişsel Davranışçı Terapi Nasıl Ortaya Çıktı?
Bilişsel terapi 1955’te New York’ta çalışmalar yapan ve öncesinde psikodinamik terapist olan Prof. Dr. Albert Ellis tarafından gündeme gelmiştir. Ellis, dinamik psikoterapinin klasik davranışçılığa benzediğini fark etmiştir. Buna göre hayatının geçmiş bir döneminde koşullanmış bir insana bu koşullanmanın mantıksızlığı gösterildiğinde o insanın eski davranışını terk etmesi beklenir. Çünkü hayvanlarda bu yönde yapılan çalışmalar yeni koşullanmalarla bunun mümkün olduğunu gösterir.
Fakat Ellis insanın düşünme yetisine vurgu yaparak terapinin odak noktasının insanın düşünce ve inançları olması gerektiğini vurgular. Örneğin iyi not alınca değer verilen bir çocuk, büyüdüğünde bu eşleştirmenin mantıksızlığını fark etse de ancak başarılı olduğunda değerli olacağına inanmaktan kendini alamayabilir.
Ellis’in bu yaklaşımı daha sonra akılcı duygusal davranış terapisi olarak anılır. 1960’larda ise Prof. Dr. Aaron Beck psikolojik sorunların psikanalitikte belirtildiği kadar karmaşık nedenleri olmadığını öne sürer ve depresyon için kısa süreli ve sonuç odaklı bir terapi yöntemi geliştirir.
1980’lerde birçok klinisyenin katkılarıyla Ellis ve Beck’in kuramı birçok kişilik bozukluğu ve patolojiye uyarlanır. Yine bu yıllarda bilişsel ve davranışsal kuramlar ve yaklaşımlar bütünleşerek bilişsel davranışçı terapinin ortaya çıkmasına önayak olur.
Bilişsel Davranışçı Terapi Neye Yarar?
Bilişsel davranışçı terapinin size sağlayacağı en büyük kazanımın hayatınızdaki sorunları yok etmektense size onlarla başa çıkma gücü vermesi olduğu söylenebilir. Bu terapi yöntemi sayesinde öncelikle hayatınızı zorlaştıran problemleri daha detaylı tanımış olursunuz. Sorunlara sebebiyet veren otomatik düşünceleri yakalayarak onları etkisizleştirmeyi deneyimleyebilirsiniz.
Bu sayede otomatik düşüncelerinizin sizde uyandırdığı korku, endişe ve kaygı gibi yoğun duyguları da azaltmış olursunuz. Doğru olarak kabul ettiğiniz bazı düşüncelerinizin aslında tekrar bakınca size o kadar da mantıklı gelmediğini görebilirsiniz. Böylece mutlak doğru yanılsamalarından kurtulup diğer inanç ve fikirlere karşı daha toleranslı olmaya ve insanları genellemekten vazgeçmeye başlamanız mümkün olur.
Hayatınızın nasıl olması gerektiğindense şu anda nasıl olduğuna odaklanmaya başlayabilirsiniz. Kendi üzerinizde çalışıp kendinizi dinlemeyi öğrendikçe öz-farkındalığınızı geliştirmiş olursunuz.
Ne istediğinizi daha iyi bilir, vücudunuz veya zihniniz yorulduğu zaman ara verebilir, çok yediğinizde midenizdeki tokluğu daha iyi fark edip aslında daha fazla yemek istemediğinizi görürsünüz. Terapide başarıya ulaştıkça diğer sorunlarınızın da çözüleceğine olan inancınız kuvvetlenir.
Bilişsel Yeniden Yapılandırma Süreci
Bilişsel yeniden yapılandırma süreci psikolojik yaklaşıma bağlı olarak değişir. Bilişsel davranışçı terapinin bir parçası olarak kullanıldığında süreç şu şekilde gelişir:
1. Otomatik düşüncelerinizi tanımlayın.
Otomatik düşünceler, zorluklarla karşılaştığınızda hemen aklınıza gelen, olaylara, sevdiklerinize, dünyaya, geleceğe ve kendinize dair algınızı olumsuz yönde etkileyen düşüncelerdir. Bu düşünceler yargılayıcıysa, iç eleştirmeninizin sesini belirlemek yardımcı olabilir. Otomatik düşünceler, madde bağımlılığı, kumar oynama veya eylemde bulunma gibi sağlıksız davranışlarda bulunma gibi duygularınızla başa çıkmak için başa çıkma stratejilerini de içerebilir.
2. Bilişsel çarpıtmalarınızı belirleyin.
Bu aşama, düşünme sürecinizin gerçeklerden olumsuz önyargılı varsayımlara nerede saptığını analiz etmek için çalışma sayfalarını ve düşünce kaydını kullanmayı içerir.
3. Bilişsel çarpıtmaların tartışılması.
Mantıksız olumsuz düşüncelerinizi belirledikten sonra, Sokratik sorgulamayı kullanarak onların doğruluğunu aktif olarak sorgulayacaksınız. Sorular şunları inceleyebilir: düşüncelerin ardındaki kanıtlar, ister gerçeklerden ister duygudan gelsinler, düşüncelerin karmaşıklığı ve varsayımlarınız.
4. Alternatif düşünceler geliştirin.
Durumun gerçeğinin algıladığınız kadar zararlı olmadığına kendinizi ikna ettikten sonra, düşünce müdahaleleriyle düşüncenizi uyarlarsınız. Düşünce sürecinizi zorlamak ve değiştirmek, ruh halinizi olumlu yönde etkileyebilir ve problem çözme becerilerinizi geliştirebilir.
Bilişsel Davranışsal Terapinin ana hatları şunları içerir:
Düşünceyi Tanıma: Bireylerin olumsuz, çarpık veya zararlı düşünce kalıplarını tanımlamalarına yardımcı olunur.
Düşünceyi Sorgulama: Bireyler, tanımlanan düşünce kalıplarını sorgular ve gerçekçi olmayan, aşırı genelleme yapmış veya siyah-beyaz düşünce kalıplarını fark eder.
Düşünceyi Değiştirme: Bireyler, olumsuz düşünce kalıplarını daha sağlıklı ve gerçekçi düşüncelerle değiştirmeye odaklanır. Bu, duygusal durumlarını ve davranışlarını olumlu yönde etkiler.
Davranışsal Değişiklik: Bireyler, düşünce değişikliklerini uygulamaya geçirerek olumlu davranışsal değişiklikler elde ederler.
Bilişsel Davranışsal Terapi (BDT) çeşitli teknikleri ve uygulamaları içeren bir terapi yaklaşımıdır. Bu teknikler, bireylerin düşünce kalıplarını anlamalarına yardımcı olurken, olumsuz düşünceleri değiştirme ve olumlu davranış değişiklikleri yapma konusunda rehberlik eder.
Bilişsel Teknikler ve Düşünce Düzeltme Yöntemleri
Bilişsel Davranışsal Terapinin bilişsel teknikleri, bireylerin düşünce süreçlerini anlamalarını ve olumsuz düşünceleri değiştirmelerini sağlamayı hedefler. Düşünce düzeltme yöntemleri, bireylerin çarpık düşünce kalıplarını tanımlamalarına, bu düşünceleri sorgulamalarına ve daha gerçekçi, olumlu perspektiflere yönlendirmelerine yardımcı olur. Örnek olarak, "bütün ya da hiçbir şey" düşüncelerini yumuşatma, aşırı genelleme yapmaktan kaçınma gibi teknikler, bilişsel düzeyde değişiklik yapmaya olanak tanır.
Duygusal Regülasyon Nedir?
Duygusal regülasyon, kişinin dış uyaranlara karşı içsel duygusal tepkilerini yönetmenin bilinçli veya bilinçsiz psikolojik sürecidir. Herkes, günlük yaşamda nötr uyaranlara karşı hem olumlu hem de olumsuz duyguları içerebilen duygusal tepkilerini düzenler. Bununla birlikte, olumsuz duyguların düzenlenmesi genellikle terapötik tedavide daha yaygın bir konudur.
Neyse ki, insanlar uyumsuz davranışsal tepkileri değiştirmek için birçok duygu düzenleme becerisini günlük yaşamlarına dahil edebilirler. Birinin duygularını nasıl düzenleyeceğini öğrenmek, stresi azaltır, davranışları değiştirir ve kişinin kendisinin ve başkalarının iyiliğini olumsuz yönde etkileyebilecek patlamaları engeller.
Duygusal Regülasyon Neden Önemlidir?
Duygusal öz-düzenleme önemlidir, çünkü bir kişinin kendileri üzerinde duygusal kontrol uygulamasına izin vererek, uygunsuz davranış kalıplarına yol açabilecek içsel olumsuz duyguları hafifletir.
Kişinin duygularını uygun şekilde düzenlemesi sağlıklı ilişkileri teşvik eder, kişinin işyerinde profesyonel kalmasını sağlar ve kişinin ruh halini dengeler. Kişinin kendi duygularını bastırmak yerine anlamak için duygusal zekasını geliştirmesi, incitici tepkileri ve çöküşleri de sınırlayabilir.
4 Duygusal Regülasyon Becerisi
Birçok duygusal regülasyon süreci, olumsuz duygu ve davranışların hafifletilmesine yardımcı olabilir. Aşırı duygusal tepkileri yönetmek için bu standart uygulamalar listesini gözden geçirin.
1. Düşüncelerinizi değiştirin. Popüler bir bilişsel-davranışçı terapi (CBT) ve diyalektik davranış terapisi (DBT) aracı olan bilişsel yeniden yapılandırma (bilişsel değişim olarak da adlandırılır), insanları olumsuz düşüncelerini olumlu düşünceler olarak yeniden çerçevelemeye eğitir. Örneğin, partnerinizin üzgün olduğunu varsayalım. Bu durumda, ilişkinizi bitirmek istediklerini hemen düşünmek yerine (bu bir korku veya öfke tepkisi uyandırabilir) düşüncelerinizi yeniden çerçevelemeye çalışın. Kendinize “Şu anda üzgünler ve bunu daha sonra onlarla yapmak istiyorum” deyin. Bu olumlu yeniden değerlendirme, dikkatinizi olumlu duygulara ve problem çözmeye yönlendirmenizi sağlar.
2. Duygularınıza farkındalık kazandırın. Kendinizi olumsuz duygular için bastırmak veya utandırmak yerine, duygusal farkındalık taktikleri (nefes egzersizleri veya günlük tutmak gibi) çeşitli duygusal durumlarınızı anlamanıza ve davranışlarınızı değiştirmenize olanak tanır. Güçlü duygulara isim vererek ve tetikleyicilerini belirleyerek farkındalık yaratmak, onlar üzerinde daha iyi kontrol sağlamanıza yardımcı olabilir.
3. Farkındalık uygulayın. Farkındalık, dikkatinizi şimdiki ana kaydırmayı içerir; bu, olumsuz duyguları tanımlamanıza, onları düzenlemenize ve tepkilerinizi ayarlamanıza yardımcı olabilir.
4. Dikkatinizi başka yöne çevirin. Olumsuz bir düşünce döngüsünde sıkışıp kaldığınız bir ruminasyon dönemi sırasında, dikkatinizi başka bir yere kaydırmak duygularınızı değiştirmeye yardımcı olur. Zihninizi duygusal tetikleyiciden uzaklaştırmak için koşuya çıkın, bir arkadaşınızı arayın veya bir kitap okuyun ve daha sonra net bir kafa ile yeniden değerlendirin.
Duygularınızı Düzenlemek İçin 4 İpucu
Bazıları size diğerlerinden daha kolay gelecek birçok duygu düzenleme stratejisi vardır. İşte deneyebileceğiniz bazı ipuçları ve püf noktaları:
1. Kendinize karşı nazik olun. Özellikle duygusal durumlarda öz şefkat geliştirmek, onlarla daha iyi başa çıkmanıza yardımcı olacaktır. Her gün öz bakım yapmak için zaman ayırın (kitap okuyun, egzersiz yapın veya bir arkadaşınızla zaman ayarlayın) ve kendinizi takdir edin.
2. Olumlu kendi kendine konuşma pratiği yapın. Kendinizle olumlu konuşmak, kendiniz ve başkaları için empati geliştirmenize yardımcı olacak harika bir kendi kendine yardım aracıdır. Ayrıca karar verme becerilerinizi geliştirebilir ve kendinizi ikinci kez tahmin etmekten kaçınmanıza yardımcı olabilir.
3. Tetikleyicileri tanımlayın. Duygularınıza dikkat çekerken, bazı tetikleyicilerin olumsuz duygulara neden olduğunu fark edebilirsiniz. Duygularınızı tahmin etmenize veya belirli durumlardan kaçınmanıza yardımcı olması için bu uyaranları zihinsel olarak not edin veya fiziksel olarak bir günlüğe yazın.
4. Bir strateji geliştirmek için bir profesyonelle birlikte çalışın. Yoğun duygusal düzensizlikle uğraşıyorsanız, bir akıl sağlığı uzmanıyla çalışmayı düşünün.
Bilişsel Davranışçı Terapi Teknikleri
Pekiştirme Ana Odaklanma Günlük Tutma Maruz Bırakma Prova Yapma
Kişinin kazanmak istediği davranışları kendisi, yakınları veya terapisti tarafından desteklenerek pekiştirmesi amaçlanır. Kişinin kendisini meşgul eden kalıplaşmış olumsuz düşüncelerinden arınması ve şimdiki anda gözlemci rolüne bürünerek farkındalık kazanması amaçlanır. Kişinin duygu, düşünce ve davranışlarını gözlemlemesi ve olaylara farklı pencerelerden bakması sağlanarak farkındalığının artırılması amaçlanır. Kişinin kaçınmakta olduğu durumlara küçük dozlarda maruz bırakılarak kaçındığı duruma ilişkin duygusal birikiminin hafifletilmesi amaçlanır. Kişinin kaçındığı sosyal durumların yükünün terapistiyle prova yapılarak hafifletilmesi, bireye düşündüğü kadar zorlayıcı bir durum olmadığının fark ettirilmesi amaçlanır.
Ayna Teorisi
Ayna teorisi nedir?
Jacques Lacan’ın ayna teorisine göre, kimliğimizi karşımızdaki kişinin üzerinden yansıtarak inşa ederiz. Dolayısıyla, karşımızdaki insanın sevip sevmediğimiz özellikleri kendi kişiliğimize ait sevdiğimiz ya da sevmediğimiz özelliklerinin yansımaları anlamına gelir. Ayna etkisi, ayna nöronlar sayesinde empati kurmanın bir yolu iken aynı zamanda savunma mekanizması olarak da işlev görebilmekte. Lacan' a göre ayna etkisini anlamak ve bu kavramı bilinçli şekilde kullanmak, günlük ilişkilerimizi önemli bir ölçüde etkileyebilir.
Ayna etkisi; beynin ön lobunda bulunan ayna nöronların, ilişki kurduğumuz kişinin duygularını ve düşüncelerini anlamamızı, tahmin etmemizi veya taklit etmemizi sağladığı nörobiyolojik bir süreç. Bir süre sonra o kişinin belli huylarını, söz kalıplarını, davranışlarını tekrar edebiliyoruz. Küçük bir çocuğun anne-babasında gördüğü davranışı yeniden üretmesi onları taklit etmesi gibi.
Aynı şekilde ayna evresi ile bir başka psikolojik gerçek daha söz konusu. Örneğin; başta çok iyi anlaştığınız ve uyumlandığınız bir kişinin bazı huylarının bir süre sonra size batması durumu.
Aynaya baktığımızda ne olur? Kendi yansımamızı görürüz öyle değil mi?
Ayna teorisine göre de aslında ilişkide bulunduğumuz kişilere sürekli olarak kendimizi yansıtırız ve o an kendimize dair sevip sevmediğimiz özellikler sanki karşı tarafa ait gibi görünür. Ancak durum pek de öyle değildir.
Carl Gustav Jung "diğerinin sevmediğimiz özellikleri, kendimizi bulmaya yardım edebilir” der.
Yani başkalarına ya da topluma söylediğimiz her söz ve davranışın ardında biraz da kendimiz varız. Verdiğimiz tüm tepkiler ve geliştirdiğimiz davranışlar, karşımızdakinden bize yansıyan ama temelde bize ait olan kalıplardır. Yani dış gerçeklik, iç durumumuzun bir yansımasıdır! 👉 O halde psikolojide ayna etkisi, kendimizi tanımak ve kendimize dışarıdan bakabilmek için bize bir fırsat sunar.
Empati ve ayna etkisi Karşımızdaki kişinin vücut dilini yansıtmak empati kurmanın bir yoludur. Ayna nöronları belirli bir nöron türü değil, bunlar, hareketle ilgili piramit sistemi hücreleri. Ayna nöronları tarafından gerçekleştirilen bir dizi süreçler var. Başkalarının davranışları anlama ve yorumlama, bir dizi anlam ve kelimeyle ilişkilendirme yeteneğimiz gibi. Karşımdaki kişinin yüz ifadesi, beden dili bana ayna nöronlar sayesinde çok şey söyler. İnsanın sosyal bir varlık olması da da aslında ayna nöron sistemi ile yakından ilişkili, çünkü bir grubun toplumsal kaynaşmasını kolaylaştıran şey, empati kurabilme yeteneğimiz.
Benzer veya tamamlayıcı kıyafetler giyinmek, benzer tepkiler vermek, ortak yerlere gitmekten hoşlanmak gibi örnekler çoğaltılabilir.
İnsanlar kendilerine benzeyen insanlara daha çok güvenirler ve onları kendilerine daha yakın hissederler. Bu yüzden ayna etkisi (mirror effect) iletişim teknikleri arasında en etkili olanlardan biridir.
Manipülasyon ve ayna etkisi Theory of Mind yani Zihin Kuramını duyanlar olmuştur. Bu teori bize şunu söyler. İnsan 4 yaşına kadar başkalarının fikirlerinden bihaberdir. Yani başkalarının da düşünceleri olduğunu, farklı fikirlere sahip olduğunu bu yaşlarda fark etmeye başlar. Bunu da insanların aynı olaya farklı tepkiler vermesini gözlemleyerek yapar. Ve hemen bunun ardından insanların neye nasıl tepki vereceğini kestirmeye başlar. İşte manipülasyon yeteneği burada temellenir. Küçük çocuklarla iletişime geçenler beni anlayacaktır. Çocuklar bu yaşlarda neye nasıl tepki vereceğinizi bilir ve sizi manipüle etmeye çalışırlar. Ayna nöronlar sayesinde çocuk kime nasıl davranırsam karşımdaki ne tepki verir denklemlerini kurar ve beklediği tepkiyi görmek için bizi kopyalar.
Yansıtma, bir ego savunma mekanizması Ayna etkisi aynı zamanda bir savunma mekanizması görevi görür. Kendimizle ilgili sevmediğimiz şeyleri de başkalarına yansıtırız ve bu aşamada savunma stratejisi haline gelir. Bu durum psikolojide ego savunma mekanizması olarak geçer ve yansıtma olarak anılır.
Yansıtma aslında benliğimizin kendisine yakıştıramadığı duygu ve düşünceleri çevresindeki insanlara atfetmesidir. Yansıtmada biraz da bastırma eğilimi vardır. Kişi, kabul etmekte zorlandığı olumsuz duygu ve düşüncelerini önce bastırmakta, sonra başka kişilere yansıtmaktadır. Kendisinde var olan olumsuzlukları, kendine itiraf edemese de başkalarına yakıştırır. Başkalarında gördükleri kusurlar, aradıkları açıklar asıl kendilerinde vardır. Yani kişi birini eleştirirken aslında kendini eleştirmekte ve kendi kişiliğine ayna tutmaktadır. 👉 Yansıtma savunma mekanizmasını farkında olmak, bir başkasına karşı hissettiğimiz olumsuz duyguları deşifre ederek kendini sorgulama ve kendini dinleme fırsatı anlamına gelir. Maalesef çoğumuz olaylara dışardan bakabilmekte zorlanarak doğru soruları kendimize yönelterek kendimize döneceğimize, önce bilişsel çarpıtmalar (otomatik olumsuz düşünceler) veya zihnimizde dolaşan sınırlayıcı düşünceler ile boğuşmaya başlıyoruz. Birincisi bu daha kolay ikincisi zihin böyle çalışıyor.
Romantik ilişkide ayna etkisi ve yansıtma:
Ayna etkisini en rahat gözlemleyebildiğimiz alan romantik ilişkilerimiz. Zamanla birbirimize benzeriz, yakınlaşır kaynaşırız sonra gerilimler başlar, hareketleri bize batmaya başlar. 💕 Partnerinizin aynası olduğunuzu, onun da sizin için bir ayna görevi gördüğünü kabul edip aranızda gelişen olaylara bu açıdan bakmayı denerseniz o zaman birbirinize nasıl davranması gerektiğini bilen ve empati kurabilen insanlar olarak sağlıklı bir ilişki yürütebilirsiniz. Gerçekten nasıl biri olduğunuzu bilmiyorsanız hayattan ve ilişkinizden ne beklediğinizi anlamanız çok uzun zaman alır. Kalbinizden geçenlerle yüzleştiğiniz zaman içinizde ve kafanızda kendinizle ilgili düşüncelere daha rahat ulaşabilir ve sevgilinizden ve ilişkinizden neler beklediğinizi düşünebilir ve beraberliğiniz konusunda sağlıklı kararlar alabilirsiniz.
Ben nelerden hoşlanıyorum? En sevdiğim renk hangisi? Beni en çok ne üzer? Ne yaparsam anında çok mutlu hissederim? Hayatımın sonuna kadar neyi hiç sıkılmadan yapabilirim? gibi soruları cevaplayabilirsiniz.
Başkalarına baktığımızda, aslında bir yandan da aynada kendimize bakıyor oluruz. Onlarda kendimizi daha iyi analiz eder ve tanırız. Bu yüzden “insan sosyal bir varlıktır” ve kendi gelişimi için de bu şarttır.
Kendini tanımanın ve anlamanın en iyi yolu
Çoğu zaman sevdiğimiz ve birlikte vakit geçirmekten zevk aldığımız insanlarla bir arada bulunuruz. Ve zamanla ne tür insanları daha çok sevdiğimizi, hangilerinden uzak durmak istediğimizi daha net bir biçimde şekillendiririz.
Bunu ancak hoşlanmadığımız kişilerle de tanışarak ve iletişimde bulunarak yapabiliriz. Elbette onlarla sürekli görüşmek zorunda değiliz ama kendini tanımanın ve anlamanın en iyi yolu olabildiğince fazla sosyal ilişkiler ve durumlar yaşamak.
İHTİYAÇLAR TEORİSİ
Psikolog David McClelland tarafından önerilen İhtiyaç teorisi , Üç ihtiyaç teorisi olarak da bilinir. Başarı, bağlılık ve güç. İhtiyaçlarının insanların eylemlerini yönetimsel bir bağlamdan nasıl etkilediğini açıklamaya çalışan bir motivasyonel modeldir. Bu model, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinin ilk kez 1940'ların başında önerilmesinden yirmi yıl sonra 1960'larda geliştirilmiştir. McClelland, her insanın yaş, cinsiyet , ırk veya kültürden bağımsız olarak bu üç tür motivasyona sahip olduğunu belirtmiştir. Her bireyin yönlendirildiği motivasyon türü, yaşam deneyimlerinden ve kültürünün görüşlerinden kaynaklanır. Bu ihtiyaç teorisi genellikle yönetim veya örgütsel davranışla ilgili derslerde öğretilir.
1. Başarı ihtiyacı olan kişiler, geri bildirim almak için başka bir şeye değil, sonuçların çabalarına dayandığı orta zorluktaki görevler üzerinde çalışmayı tercih ederler . Başarıya dayalı bireyler hem yüksek riskli hem de düşük riskli durumlardan kaçınma eğilimindedir. Düşük riskli durumlar geçerli olmak için çok kolay olarak görülür ve yüksek riskli durumlar, bireyin elde ettiği başarılardan ziyade durumun şansına dayalı olarak görülür. Bu kişilik tipi, iş yerindeki başarı ve terfi pozisyonlarının olduğu bir istihdam hiyerarşisi tarafından motive edilir.
2. Bağlılık ihtiyacı Ana madde: Bağlılık ihtiyacı Bağlılık ihtiyacı olan kişiler sosyal ilişkiler kurmak ve sürdürmek için zaman harcamayı tercih eder, grupların bir parçası olmaktan hoşlanır ve sevilme ve kabul görme arzusuna sahiptir. Bu gruptaki kişiler o iş yerindeki kültürün normlarına uyma eğilimindedir ve genellikle reddedilme korkusuyla iş yerinin normlarını değiştirmezler. Bu kişi rekabetten çok iş birliğini tercih eder ve yüksek risk veya yüksek belirsizlik içeren durumlardan hoşlanmaz. Bağlılık ihtiyacı olan kişiler müşteri hizmetleri veya müşteri etkileşim pozisyonları gibi sosyal etkileşimlere dayalı alanlarda iyi çalışırlar.
3. Güce ihtiyaç Ana madde: Güce ihtiyaç Güç ihtiyacı olan kişiler çalışmayı tercih eder ve disipline yüksek değer verirler . Bu motivasyonel tipin dezavantajı, grup hedeflerinin doğası gereği sıfır toplamlı hale gelebilmesidir , yani bir kişinin kazanması için diğerinin kaybetmesi gerekir. Ancak bu, grup hedeflerine ulaşmaya yardımcı olmak ve gruptaki diğer kişilerin işleri hakkında kendilerini yeterli hissetmelerine yardımcı olmak için olumlu bir şekilde uygulanabilir. Bu ihtiyaçtan motive olan bir kişi statü tanınmasından, tartışmaları kazanmaktan, rekabetten ve başkalarını etkilemekten hoşlanır. Bu motivasyonlu tiple birlikte kişisel prestij ihtiyacı ve daha iyi bir kişisel statüye yönelik sürekli bir ihtiyaç gelir.
Metamotivasyon: Metamotivasyon, Abraham Maslow tarafından temel ihtiyaçlarının ötesinde tam potansiyellerine ulaşmak için çabalayan ve kendini gerçekleştirmiş insanların motivasyonunu tanımlamak için ortaya atılmış bir terimdir . Maslow, insanların başlangıçta ihtiyaçlar hiyerarşisi adı verilen bir dizi temel ihtiyaç tarafından motive edildiğini öne sürmüştür. Maslow, "Kendini gerçekleştiren insanlar, tüm temel ihtiyaçlarında (ait olma, sevgi, saygı ve öz saygı ) tatmin edilirler" demektedir. Bir kişi ihtiyaçlar hiyerarşisinde başarılı bir şekilde gezinip tüm temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, Maslow daha sonra "büyüme motivasyonu adı verilen bir yolda" ilerlediklerini ileri sürmüştür. Maslow, kendini gerçekleştirme seviyesinde veya altında hareket edenlerin (hâlâ temel ihtiyaçları için çabalayanlar veya temel ihtiyaçlarını karşılamış ancak hâlâ amaçsız yaşayanlar) ve kendini gerçekleştirmiş ancak önemli bir amaca sahip olanların motivasyonları arasında bir ayrım yapılması gerektiğine inanıyordu, çünkü motivasyonları önemli ölçüde farklılık gösteriyordu. Eksiklik ihtiyaçları ( dürtüler veya D-ihtiyaçları), insanları açlık, seks, aşk gibi fizyolojik ihtiyaçlarını tatmin etmeye motive ederken, olma ihtiyaçları (B-ihtiyaçları ) bir kişiyi kendini gerçekleştirmenin ötesine iter ve onları içsel nihai potansiyellerini gerçekleştirmeye yönlendirir.
Yunus kompleksi, başarı korkusu veya kişinin en iyisi olma korkusudur. Bu korku, kişinin kendini gerçekleştirmesini veya kendi potansiyelini fark etmesini engeller. Kişinin kendi büyüklüğünden, kaderinden kaçınmasından veya yeteneklerini kullanmaktan kaçınmasından korkmasıdır. Kişisel en kötüsünü başarma korkusu kişisel gelişimi motive etmeye hizmet edebileceği gibi, kişisel en iyisini başarma korkusu da başarıyı engelleyebilir. Yunus, kendisini esir tutan büyük balığın karnından kurtulur. Yunus kompleksi nevrotik insanlarda belirgindir. Maslow, "Çoğu zaman doğanın, kaderin, hatta bazen kazara dayattığı (ya da daha doğrusu önerdiği) sorumluluklardan kaçarız, tıpkı Yunus'un kaderinden kaçmaya çalışması gibi - boşuna - "
Maslow'un kendini gerçekleştirme özellikleri şunlardır:
Gerçekliğin etkili algıları. Kendini gerçekleştirenler durumları doğru ve dürüst bir şekilde yargılayabilirler. Yüzeysel ve sahtekâr olana karşı çok hassastırlar.
Kendini, başkalarını ve doğayı rahat bir şekilde kabul etme. Kendini gerçekleştirenler, tüm kusurlarıyla kendi insan doğalarını kabul ederler.
Başkalarının eksiklikleri ve insan durumunun çelişkileri mizah ve hoşgörüyle kabul edilir.
Kendi deneyimlerine ve yargılarına güvenen.
Bağımsız, görüş ve düşünce oluşturmak için kültür ve çevreye bağımlı olmayan.
Spontane ve doğal.
Başkalarının istediği gibi olmaktan ziyade, kendine sadık .
Görev merkezleme.
Maslow'un deneklerinin çoğu, yaşamda yerine getirmeleri gereken bir misyona veya kendilerinin 'ötesinde' (kendilerinin dışında değil) takip etmeleri gereken bir göreve veya soruna sahipti. Albert Schweitzer gibi insancılların bu niteliğe sahip olduğu düşünülür. Özerklik. Kendini gerçekleştirenler dış otoritelere veya diğer insanlara bağımlı olmaktan uzaktırlar. Kaynak sahibi ve bağımsız olma eğilimindedirler. Takdirin sürekli tazeliği. Kendini gerçekleştiren kişi, hayatın temel mallarına olan takdirini sürekli olarak yeniliyor gibi görünüyor. Bir gün batımı veya bir çiçek, ilk başta olduğu kadar yoğun bir şekilde her seferinde deneyimlenecektir. Bir çocuğunki gibi bir "görüş masumiyeti" vardır. Derin kişilerarası ilişkiler. Kendini gerçekleştirenlerin kişilerarası ilişkileri derin sevgi dolu bağlarla işaretlenmiştir. Yalnızlıkla rahatlık . Başkalarıyla tatmin edici ilişkilerine rağmen, kendini gerçekleştiren insanlar yalnızlığa değer verir ve yalnız olmaktan rahatlık duyarlar. Düşmanca olmayan mizah anlayışı. Bu, kişinin kendine gülebilme yeteneğini ifade eder. Zirve deneyimleri. Maslow'un tüm denekleri zirve deneyimlerinin (geçici kendini gerçekleştirme anları) sık sık meydana geldiğini bildirdi. Bu durumlar coşku, uyum ve derin anlam hisleriyle işaretlendi. Kendini gerçekleştirenler evrenle bir olduklarını, her zamankinden daha güçlü ve sakin olduklarını, ışık, güzellik, iyilik vb. ile dolu olduklarını bildirdiler. Toplumsal olarak şefkatli. İnsanlığa sahip. Az sayıda arkadaş. Çok sayıda yüzeysel ilişki yerine az sayıda yakın arkadaş. Gemeinschaftsgefühl. Maslow'a göre, kendini gerçekleştirenler "Gemeinschaftsgefühl"e sahiptir, bu da "toplumsal ilgi, topluluk duygusu veya tüm insanlıkla birlik duygusu" anlamına gelir.
*İHTİYAÇLAR YER DEĞİŞTİRİRSE*
Kahveye ihtiyacınız yok; uykuya ihtiyacınız var.
Nikotine ihtiyacınız yok; yürümeye ihtiyacınız var.
Sarhoş olmaya ihtiyacınız yok; yüksek sesle gülmeye ihtiyacınız var.
Dizginlenmemiş sekse ihtiyacınız yok; bağlantıya ihtiyacınız var.
Bağırmaya ihtiyacınız yok; kendinizi ifade etmeye ihtiyacınız var.
Ödün vermenize gerek yok; dinlemeye ihtiyacınız var.
Sentetik uyuşturuculara ihtiyacınız yok; sanata ihtiyacınız var.
Uyarıcılara ihtiyacın yok; sarılmaya ihtiyacın var.
Televizyona ihtiyacın yok; şiire ihtiyacın var.
Alışverişe ihtiyacınız yok; doğaya ihtiyacınız var.
Yargılamaya ihtiyacınız yok; empatiye ihtiyacınız var.
Dine ihtiyacınız yok; soru sormaya ihtiyacınız var.
Bir partnere ihtiyacım yok; kendini sevmeye ihtiyacın var.
Sana ihtiyacım var.
Bana ihtiyacım var.
Her şeyden önce iç huzura ihtiyacınız var; bu da iç ve dış arasındaki uyumu gerektirir.
İnandığınız şeyi yapın ve yaptığınız şeye inanın.
Etiketler: bilgi, bilim, dahi, düşünceler, felsefe, gelişim, kuramlar, Parapsikoloji, pdr, psikoloji, ruh, varoluş, Yüksek benlik

